Orta Doğu’da yaşananlar bir tesadüfler zinciri değildir; uzun süredir işletilen bir planın parçalarıdır. Bölge kendi kendine kaynamıyor, bilerek ve isteyerek kaynatılıyor. Ateş her seferinde başka bir noktada yakılıyor ama amaç değişmiyor: İstikrarı geciktirmek, düzeni bozmak ve halkları sürekli bir belirsizliğin içinde tutmak. Bugün bu oyunun merkezinde Suriye, özellikle de Halep yer alıyor.

Suriye’de istikrar ihtimali her belirdiğinde sahneye mutlaka yeni bir kriz sürülüyor. Halep çevresinde yaşanan gelişmeler ve YPG–SDG ile Şam arasında konuşulan olası uzlaşının bir anda rafa kalkması bunun açık göstergesidir. Oysa böyle bir anlaşma, silahların susması ve Suriye ordusu etrafında birliğin güçlenmesi anlamına gelirdi. Bu da Suriye’de devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesi demekti. İşte tam da bu noktada bazı güçler devreye giriyor. Çünkü güçlü bir Suriye, bölgedeki dengeleri kökten değiştirir. Şam ayağa kalkarsa, Gazze yeniden dünyanın gündemine girer. “Kudüs’e giden yol Şam’dan geçer” sözü bu yüzden hâlâ geçerlidir.

Bu nedenle Suriye’nin tamamen iyileşmesine izin verilmez. Halep sürekli kaşınır, kriz diri tutulur. Çünkü istikrarlı bir Orta Doğu, İsrail’in güvenlik anlayışıyla bağdaşmaz. Kaos, Tel Aviv için bir kalkan işlevi görür; karışıklık, görünmezlik sağlar.

Amerika’nın bölgedeki konumu da bu denklemden bağımsız değildir. ABD, son yıllarda Orta Doğu’dan kademeli olarak çekilme eğilimi göstermiş, dış politikasında ağırlığı Latin Amerika’ya ve kendi kıtasına kaydırmak istemiştir. Venezuela gibi ülkeler bu yeni yönelimin işaretleridir. Ancak İran’da birden yükselen huzursuzluklar, bu çekilme sürecini sekteye uğratacak niteliktedir. İran’ın sürekli “potansiyel tehdit” olarak sunulması, Amerika’nın bölgede kalması için güçlü bir gerekçe üretir. Bu gerekçenin arkasında ise siyonist lobinin etkisi açıktır. Çünkü Amerika sahadan çekilirse, İsrail bölgesel hesaplarında yalnız kalacaktır.

Bu yöntem yabancı değildir. Irak’ta “özgürlük” ve “demokrasi” söylemleriyle başlayan süreç, bir ülkeyi yıllarca süren istikrarsızlığa sürükledi. Libya’da da benzer bir yol izlendi. Kaddafi sonrası dönemde ülke siyasi birlikten uzaklaştı; farklı güç odaklarının etkisinde uzun süreli bir belirsizliğe mahkûm edildi. Bugün Libya halkı hâlâ bunun bedelini ödüyor. Senaryo aynı, oyuncular farklıdır.

Türkiye bütün bu yaşananların farkındadır. Bu yüzden Suriye meselesinde ısrarla birliği, toprak bütünlüğünü ve devlet aklını savunmaktadır. Ankara, Orta Doğu’da sadece izleyen değil, denge kurmaya çalışan bir aktördür. Çünkü Türkiye bilir ki Suriye’de sağlanacak bir istikrar, sadece Şam’ı değil, bütün bölgeyi rahatlatacaktır. Bu nedenle Türkiye’nin attığı her adım, bu kaostan beslenen çevreleri rahatsız etmektedir.

Türkiye’nin bölgedeki etkisi arttıkça krizlerin eş zamanlı olarak derinleştirilmesi tesadüf değildir. Güçlü bir Türkiye, Orta Doğu’da kurulan hesapları bozabilecek en önemli unsurlardan biridir. 15 Temmuz bunun en somut örneğiydi. Aynı akıl, aynı yöntemlerle Türkiye de hedef alındı; ancak bu kez millet iradesi hesapları boşa çıkardı.

Bugün mezhep ve etnik kimlikler üzerinden dolaşıma sokulan “katliam” söylemleri de bu büyük planın bir parçasıdır. Amaç adalet değil, kaosu derinleştirmektir. Amaç insan hakları değil, ümmeti birbirine düşürmektir. Çünkü bölünmüş toplumlar kolay yönetilir, parçalanmış coğrafyalar sessiz kalır.

Artık şu gerçeği açıkça görmek gerekiyor: Bu topraklara dışarıdan gelen hiçbir güç kurtuluş getirmedi. Süslü kavramlarla gelenler, geride yıkım bıraktı. Orta Doğu’nun ihtiyacı yeni senaryolar değil; feraset, birlik ve kendi kaderine sahip çıkacak bir iradedir.

Yazar: Oğuzhan Varol