Gazze bugün yalnızca bombaların, yıkılan evlerin ve enkaz altında kalan bedenlerin adı değildir. Gazze, insanlığın vicdanla imtihan edildiği bir coğrafyadır. Gözlerimizin önünde yaşananlar bir savaş ya da çatışma değil, açık ve sistematik bir soykırımdır. Kadınların, çocukların, yaşlıların hedef alındığı; hastanelerin, okulların ve ibadethanelerin bilerek vurulduğu bu tabloyu başka bir kelimeyle tarif etmek mümkün değildir.

Gazze halkı yıllardır insanlık dışı şartlar altında yaşamaya zorlanmaktadır. Elektrik yok, temiz su yok, ilaç yok. Açlık bir silah gibi kullanılmakta, insani yardımlar engellenmekte, yaralıları taşıyan ambulanslar dahi hedef alınmaktadır. İnsanlar yalnızca bombalarla değil, yoklukla ve çaresizlikle de öldürülmektedir. Bu, çağımızın en ağır zulümlerinden biridir.

Tüm bunlar yaşanırken Birleşmiş Milletler’in sergilediği etkisizlik, insanlığın utanç hanesine yazılmaktadır. Kınama mesajları, sonuçsuz toplantılar ve veto duvarları, akan kanı durdurmaya yetmemektedir. Uluslararası hukuk, Gazze söz konusu olduğunda askıya alınmış gibidir. Çünkü İsrail, bazı küresel güçlerin açık siyasi, askeri ve ekonomik desteğini arkasına almıştır. Bu destek sürdükçe zulüm de sürmektedir.

Son olarak ilan edilen ateşkes anlaşması ise kalıcı bir barış getirmemiştir. İsrail, bu ateşkesi defalarca ihlal etmiş, anlaşmaya tam anlamıyla uymamıştır. Ateşkes sonrasında saldırılar tamamen durmamış, yalnızca kısmen yavaşlamıştır. Bombardıman sona ermemiş, soykırım durdurulamamış; sadece geçici olarak ağırlaştırılmadan devam etmiştir. Bu tablo, ateşkesin gerçek bir çözüm değil, zulmü yönetme aracı olarak kullanıldığını açıkça göstermektedir.

Devletlerin sessiz kaldığı, anlaşmaların hiçe sayıldığı bu ortamda halkların vicdanı ön plana çıkmaktadır. İsrail ürünlerine yönelik boykotlar, yalnızca sembolik bir tepki değildir; somut ve etkili bir baskı aracıdır. Boykotlar, İsrail’i destekleyen şirketlerin ekonomik olarak zarar görmesine, kamuoyunda baskı oluşmasına ve bu firmaların politikalarını gözden geçirmek zorunda kalmasına neden olmaktadır. Aynı zamanda boykot, zulme karşı net bir ahlaki duruş sergilemenin en sade ve en güçlü yollarından biridir. Bu, “Ben bu soykırımı finanse etmiyorum” demenin fiili karşılığıdır.

Müslümanların bu noktadaki sorumluluğu büyüktür. Zulmü sıradanlaştırmamak, gündemden düşmesine izin vermemek ve mazlumun yanında açıkça durmak gerekir. Dua, yardım, bilinç ve tavır bir arada olmalıdır. Boykot, bu duruşun önemli ve etkili bir parçasıdır. Sessizlik, zalimi cesaretlendirir; susmak, zulmün uzamasına hizmet eder.

Bu karanlık süreçte Türkiye, net ve onurlu bir duruş sergilemektedir. Gazze’ye en güçlü desteği veren ülke Türkiye’dir. İsrail’e karşı en yüksek ses Türkiye’den yükselmektedir. Türkiye, Netanyahu’yu açıkça katil ve soykırımcı olarak nitelendirerek dünyaya cesur bir hakikat çağrısı yapmıştır. Bu tavır, sadece siyasi değil, vicdani bir duruştur.

Bu nedenle Filistin ve Gazze halkının Türkiye’ye duyduğu sevgi derindir ve samimidir. Türkiye, kendilerini yalnız bırakmayan, seslerini dünyaya duyuran ülke olarak görülmektedir. Gazze için yükselen en gür sesin Türkiye olması, bu sevginin en somut karşılığıdır.

Artık dünya bir tercih yapmak zorundadır. Ya ateşkes adı altında sürdürülen bu oyalama siyasetine razı olunacak ya da İsrail, tüm ülkeler tarafından dışlanarak bu soykırıma son vermeye zorlanacaktır. Zalimle kurulan her ilişki, suça ortaklıktır. Gazze yanarken susanlar, bu yangının ahlaki sorumluluğunu da taşımaktadır. Çünkü tarih, güçlü olanı değil; haklı olanı ve kimin nerede durduğunu yazar.

Yazar: Oğuzhan Varol