Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalanan Mondros Mütarekesi ile birlikte ateşkes süreci başlamış, Osmanlı Devleti cephelerde silah susturmak zorunda kalmıştı. Bu sürecin en ağır ve en hassas başlıklarından biri ise Hicaz meselesiydi. İstanbul’dan, Hicaz Kuvvetleri Komutanı Fahrettin Paşa’ya açık bir talimat gönderildi: Medine, tüm Osmanlı kuvvetleriyle birlikte tahliye edilecek, askerler Anadolu’ya dönecekti.
Fahrettin Paşa için bu emir, sıradan bir askerî geri çekilme emri değildi. Dört yüz yıl boyunca Osmanlı Devleti’nin himayesinde bulunan, Müslümanlar için mukaddes kabul edilen Medine’yi terk etmek ve fiilen İngilizlere bırakmak, onun vicdanında kabul edilebilir değildi. İstanbul’da aslında bu şehrin teslim edilmesini istemiyordu ancak devletin içinde bulunduğu şartlar başka bir seçeneğe imkân tanımıyordu.
Paşa’ya iletilen ilk teslim ve tahliye çağrısını kesin bir dille reddetti. “Halife Sultan’ın imzasını taşımayan bir teslim emri benim için geçerli değildir” diyerek tavrını ortaya koydu. Bu çağrılar kendisine birkaç kez daha bildirildi. Fahrettin Paşa, her defasında aynı kararlılıkla olumsuz cevap verdi.
En sonunda Halife Sultan’ın imzasını da taşıyan bir evrak Medine’ye ulaştırıldı. Fahrettin Paşa bu belgeyi okudu ve tarihe geçen şu sözü söyledi:
“İngiliz süngülerinin gölgesinde yazılmış bir teslim evrakı benim için geçersizdir.”
Bu söz bir inat değil, bir emanet bilincinin ifadesiydi.
Fahrettin Paşa, muhtemel bir işgale karşı ilk olarak Medine’de bulunan tüm kutsal emanetleri toplattı. Yağmalanmamaları ve hürmetlerinin korunması için büyük bir titizlikle İstanbul’a gönderilmelerini sağladı. Ardından askerlerini toplayarak onlara açıkça şunu söyledi: Medine asla teslim edilmeyecek, gerekirse hepsi tek tek şehit düşecek; fakat bu şehir İngilizlere bırakılmayacaktı.
Kuşatma ağırlaştı. Medine’de işgal şartlarının da etkisiyle büyük bir kıtlık başladı. Açlık ve hastalık, savunmanın en büyük düşmanı hâline geldi. Buna rağmen Osmanlı askerinde teslim olma düşüncesi yoktu. Tam bu sırada Medine’de büyük bir çekirge istilası başladı. İlk bakışta bir felaket gibi görünen bu durum, Fahrettin Paşa’nın ferasetiyle bir rahmete dönüştü.
Paşa, Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin çekirgelerle ilgili hadislerini hatırladı. Böyle bir zaruret hâlinde çekirgenin yenilebileceğini biliyordu. Tabur doktorlarına çekirgeleri incelettirdi; sağlık açısından bir sakınca bulunmadığı onaylanınca askerlerine, hem hadislerle hem de tıbbi açıklamalarla bu durumun caiz olduğunu anlattı. Bu sayede Medine’deki kıtlığın etkisi önemli ölçüde azaldı. Çölde yetmiş iki gün boyunca çekirgeyle ayakta duran bir savunma gerçekleşti.
Ancak bütün bu direnişe rağmen askerlerin gücü iyice tükenmişti. İngiliz kuvvetleri Medine’yi tamamen çevrelemişti. Fahrettin Paşa’yı teslim olmaya ikna edemeyen bazı subaylar, nihayet onu zorla etkisiz hâle getirerek teslim sürecini başlattılar. Fahrettin Paşa teslim olmadı; Fahrettin Paşa’yı teslim aldılar.
Başta Fahrettin Paşa olmak üzere, onu teslim alan subaylar ve tüm Osmanlı askerleri gözyaşları içinde Medine’den ayrıldı. Osmanlı’nın Medine’de duyulan son sesi, Fahrettin Paşa’nın Ravza-i Mutahhara’ya dönerek söylediği sözler oldu:
“Ey Allah’ın Resulü… Fahrettin sözünde durdu. Vallahi ben gitmiyorum… beni bunlar götürüyor… beni bunlar götürüyor…”
Silahını ve kılıcını Hazreti Fatıma validemizin makamı başucuna bırakarak, gözyaşları içinde Medine’yi terk ettiler. Fahrettin Paşa ne İngilizlere teslim oldu ne de Şerif Hüseyin’e. O, yalnızca kaderin zorladığı bir ayrılığa boyun eğdi; emanete ihanet etmedi.
Bugün Medine Müdafaası, sadece askerî bir hadise değildir. Bu müdafaa; sadakatin, imanın ve devlet geleneğinin tarihe kazınmış bir vesikasıdır. Çöl Kaplanı Fahrettin Paşa ise bu vesikanın adı, bu duruşun sarsılmaz sembolüdür
Yazar:Oğuzhan Varol
.






Yorumlar