26 Ağustos 1071…
Bazı günler vardır; tarih onları yazmaz, tarih onların etrafında yeniden şekillenir.
Malazgirt de işte böyle bir gündür.
Sultan Alparslan’ın yaklaşık 40-50 bin kişilik Büyük Selçuklu ordusu, karşısında 200 bin civarında olduğu rivayet edilen Doğu Roma ordusunu buldu. Doğu Roma ordusu yalnızca kendi askerlerinden oluşmuyordu; farklı milletlerden paralı askerler ve yardımcı birlikler de saflarında yer alıyordu.
Sayı büyüktü, tehlike büyüktü. Fakat Malazgirt’te zaferi belirleyecek olan sayı değil; inanç, cesaret ve akıl olacaktı.
Sultan Alparslan cuma namazından önce beyaz elbiselerini giydi. O beyazlık, bir hükümdarın kıyafetinden ziyade kefeni hatırlatıyordu. Cuma namazı kılındı ve ardından savaş başladı.
Büyük Selçuklu ordusu, Türk savaş sanatının en önemli taktiklerinden biri olan Turan taktiğini uyguladı. Türk süvarileri saldırıyor, ardından geri çekiliyor, Doğu Roma askerlerini peşlerinden sürüklüyordu. Böylece büyük ordu kendi düzenini bozarak Selçuklu kuvvetlerinin kurduğu çemberin içine çekiliyordu.
Fakat savaşın kaderini değiştiren başka bir gelişme daha yaşandı.
Doğu Roma ordusunun içerisindeki paralı askerler arasında bulunan Türk birliklerinden bazıları, savaş sırasında soydaşlarının tarafına geçti.
O an Malazgirt Ovası’nda yalnızca bir ordu eksilmedi.
Bir saf değişti, bir kader değişti.
Gün akşama dönerken Doğu Roma ordusu bozguna uğradı.
İmparator Romen Diyojen esir düştü.
Sultan Alparslan ise esir aldığı imparatoru aşağılamadı; ona bir hükümdar olarak muamele etti. Çünkü gerçek büyüklük, yalnızca düşmanı yenmekte değil, zaferden sonra da vakarını ve adaletini koruyabilmektedir.
Malazgirt böylece yalnızca bir savaşın değil, büyük bir tarihî dönüşümün adı oldu.
Çünkü Türkler Anadolu’ya ilk defa Malazgirt’te gelmedi. Türklerin Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde Malazgirt’ten önce de izleri ve varlığı vardı.
Fakat Malazgirt, Anadolu’ya son girişimizdi.
Bu defa gelişimiz geçici değildi.
Bu defa Anadolu’nun kapıları Türklere ardına kadar açıldı ve biz bu topraklarda kök saldık.
Büyük Selçuklu Devleti’nin ardından Anadolu Selçuklu Devleti yükseldi. Ardından Osmanlı Devleti bu topraklarda büyük bir medeniyet kurdu. Türkiye Cumhuriyeti ise bu uzun tarih yürüyüşünün bugünkü temsilcisi olarak doğdu.
Bir meydanda kazanılan zafer, yüzyıllar süren bir tarih yürüyüşüne dönüştü.
İşte bu yüzden Malazgirt’i yalnızca bir savaş olarak değil, bir milletin Anadolu’da kalıcı bir yurt kurmasının destanı olarak okumalıyız.
Kendi tarihimizi bilmek, geçmişe takılıp kalmak değildir. Nereden geldiğimizi bilerek nereye yürüyeceğimizi bilmektir.
Çünkü tarihini unutan millet, başkasının yazdığı hikâyede kaybolur.
Biz kendi hikâyemizi bilmeli, okumalı ve gelecek nesillere anlatmalıyız.
Malazgirt’i unutmamalıyız.
Alparslan’ı unutmamalıyız.
Çünkü Anadolu’nun taşında, toprağında ve göğünde hâlâ o büyük günün yankısı vardır.
26 Ağustos 1071…Anadolu’ya ilk gelişimiz değil, son girişimiz; bir savaşın sonu değil, ebedî bir yurdun başlangıcıdır.
İstikbal köklerdedir.
Oğuzhan Varol






Yorumlar